11 Aralık 2013 Çarşamba

Romantizm Rüzgarları


Aslında yola, şöyle hayata dair yürek burkan detaylarla bezeli, okuyanların ciğerine oturacak, gözlerde yaşlar tomurcuklandıracak bir yazı yazmak üzere çıkmıştım lakin vardığım noktada yine denyoluk, yine kendi yazdığını okurken "ISI ISI" diye gülmeler var. Denyo olarak dünyaya gelmeyi ben istemedim, niye böyle oldu, ipin ucunu nerede kaçırdık onu da tam bilmiyorum lakin 19-20 yaş gibi bu illete tutuldum, sık görülen bir şey olabilir. Çocuk çoluğunuza, eşinize dostunuza bu konuyla ilgili bilgi verin. Denyolar da insan. 



Romantizme adanmış ömürleri düşündüğümde, her sabah beraber otobüse bindiğim ve karşılıklı oturduğum kel amca geliyor aklıma. Yolculuğumuzun ilk yirmi dakikasında, önce posta gazetesini özenle satır satır okuyor, ardından katladığı bir dosya kağıdına el yazısıyla şiirler yazıyor, şiirlerini yazarken arada camdan bakıyor, benim gördüğüm çeşitli taşıtların içine sıkıntıyla oturmuş işe yetişmeye çalışan zavallı insanlar; amca başka bir şeyler görüyor olmalı ki bir of çekerek yana yatık yazısıyla başlıyor satırları sıraya dizmeye. Gözüme çarpan kelimelerden bazıları, "hayat, rüzgar,delilik,aşk sarhoşluğu". Otobüste yanağı cama yapışmış insanlara bakarak "aşk sarhoşluğu" falan yazabilmek için cidden ya manyak olmak lazım, ya da Arthur Rimbaud olmak. Amcayı iyice inceledim, Rimbaud olma ihtimali zayıf. Manyak olma ihtimalinin üzerine, yaşına hürmetten çok gitmedim.  Neyse, amcam şiirlerini bir güzel yazdıktan sonra, sıcak sıcak yayılıp ağzını da kocaman açarak uyuyor. Bazen horluyor. 

Benim, tuvalete girip klozet üzerinde otururken romantik tivit attığını bildiğim tanıdıklarım var. 

Bu kanayan yaraya parmak sokup iyice kanırtmak istedim dostlarım. Yapmış olmak için yapılan her şeyin en rezili romantizmdir, çünkü o maksat öyle belli oluyor ki, yapılan eylemi çevirip yapanın ağzına sokuyor. Sevgilisinin Facebook profiline haftada üç kez duygusal şarkı yollayan adamların dramından söz ediyorum kardeşlerim, kızın kapak fotosunu süsleyen mavi gözlü bebeğe yorum yapma zorunluluğundan bahsediyorum burada ben. Sevgililer gününde elde tek kırmızı gül ile gezme ritüelinden dem vuruyorum. Başımı taşlara çalacağım. Sizin derdiniz her allahın günü beni geriyor. Geçen gün taymraynda gezerken kalp krizi geçirecektim. Yıldönümü için stüdyoda fotoğraf çektiren çift gördüm. Arkadan ayna efektliydi fotoğraf, yani belli bir açıdan dikkatle bakınca çiftimiz çoğalarak sonsuzluğa varıyordu. Fotoğrafçı işini iyi yapmıştı, fotoşop ancak bu kadar yerinde, bu kadar profesyonelce kullanılabilirdi. 




Romantizmden sözü açmışken, nargileli kafedeki çılgın aşıklara değinmeden geçemeyeceğim. Çooook uzun zamandır rastlamıyordum, hayat inanın daha güzeldi. Kuşlar muşlar ötüyordu. Görünce ben bunları yine bir kaç dakika geçici körlük yaşadım. Ömrümden ömür çalındı. Saçımda beyaz tel buldum eve döndüğümde. Demir tahtta oturur gibi oturmuşlar böyle, sanırsın önlerinde tarlası yanmış köylüler sıraya geçmiş, yardım dileniyor. Hanım kızımız dünyanın en maço, en harika erkeğini kapmış olmanın haklı gururuyla, gelip geçen her kadına sinsi sinsi bakarken, erkeklerin en harikası da gömlek yakasını göbeğine dek açmış, kafasının üstündeki duman bulutunu şişmanlatıyordu. Nargilenin marpucu ortada, aşklarının meyvesi edasıyla salınırken, erkeyimiz kızı sertçe kendine doğru çekti, "SEN GADINSIN,YERİNİ BİLECEKSİN" anlamında yapılan bu hareket öyle romantikti ki, oracıkta yerlere kapanıp secde ederek romantizmden uzak geçmiş senelerime lanet etmek istedim. 


Bana kalsa bu tip insanlar sevgilileriyle hiç geyik yapamıyordur. Sürekli "helalim bugün nasılsın?, iyiyim alınyazım sen naptın?" şeklinde gelişen bir giriş bölümünün akabinde,  birbirlerini nasıl ÖLESİYE sevdiklerini, bebeklerinin mavi gözlerini falan konuşuyorlardır gibi geliyor. Oysa ki insan sevgilisi, el ense çekilebilen, yeri gelince "naber lan eşoleşeğin çocuğu?" denilebilmesi gereken bir canlı türü olmalı. Ya da tamamen denyoluğun verdiği gevşek karakter özelliklerim bana bunları yazdırıyor bilemiyorum, pişman olup hepsini silmem an meselesi. Ben sevgilimin kafasını tokatlamak isterim mesela, ne bileyim yürürken arkadan kıçına tekme atmak isterim. Bu insanlar bu arzuları barındırmıyor mu yüreklerinde diye düşünürken geceleri ter içinde kalıyorum, uykularım kaçıyor. 


Bir kız tanıyorum, sevgilisine beş dk geç yanıt verdiği zaman adamı o beş dakika boyunca tuvalette olduğuna ikna edemiyor.

 Hepinizin şurada ağzını burnunu kırarım. Romantizm böyle bir şey değil. Cemal Süreya o paylaştığınız şiirleri, "DUR HELE BİR ŞİYİR YAZAYIM DA, KIZIN AKLINI ALAYIM" düşüncesiyle yazmamıştır, sanmıyorum. İçinizden gelmedikçe yapmayın işte, sonra bir takım denyolar yazı mazı yazıp alay ediyor. Hiç mi kalbinizi kıramıyorum ya? 

Yapmış olmak için yapılan her şeyin en kepazesi, yapmacık romantizm. (Yazı burada ciddileşiyor) (Aa, ciddileştiği gibi bitti lan.)

18 Kasım 2013 Pazartesi

Bardakta Mısır



Beni, iş çıkışı görüp artık nasıl olduysa bir anda evleneceği insanın ben olduğuma inanıveren unlu mamülcü Muammer'i kesin bir dille reddettim.

Unlu mamül demek bolluk demek bereket demek biliyorum, lakin kurabiyesi var diye de evlenilmez kimseyle, siz de onu biliyorsunuzdur diye umuyorum.HAYIR ÇİKOLATALI BİLE OLSA EVLENİLMEZ. Bir de sene olmuş ikibin bilmem kaç, sokakta insan görüp evlenmenin pek sağlıklı sonuçlar vermeyeceği zamanlar yaşıyoruz, ahır zamanlar dostlar. Kimsenin kimseye güveni falan kalmamış, adam yükselen burcumdan bir haber DÜŞÜNEBİLİYOR MUSUNUZ? Diyor evlenelim. Oldu. Unlu mamülcüyüm diyor. İyi. Gratel miyim ben arkadaşım, nikah dairesine kadar ekmek kırıntısı serpele oldu olacak.  Hem belki ben sapığım, belki ailem komple hırsız, yengem aidsli? Esnaf dediğin çakal olur biraz, sen nasıl unlu mamülcüsün? Ayrıca gönlüm yok mu benim lan, aklım yok mu fikrim yok mu? Başkasını düşünüyom belki zıplaya zıplaya yürürken? BELKİ EVLİYİM HALİ HAZIRDA LAN.


Neyse, yazımızın bundan sonraki kısmı paralel evrende sürüyor. Bir unlu mamülcünün sağlayacağı konforlu (!) hayatı çekici bulabileceğim, 33 yaşında bir adamın dükkanından fırlayarak bana evlenme teklif etmesini normal karşılayabileceğim bir evren bu dostlarım.

Muammer'in teklifini neşe içerisinde kabul etmişim, ağzının içine içine konuşan annesi, pantolonunu gırtlağına kadar çekmiş babası ve suratsız kardeşleriyle evimize geliyorlar. Beni istemeye, sonra işte iğrenç bir nişan yapılıyor, yerler mineflo arkada koka kola dolabı olan bir salon kiralanmış.

Akabinde kına gecesi, imam nikahı ve Adıyaman'da düğün. Bir sürü kalın kollu hala var. Hepsi hafif bıyıklı. Hani hiç alınmamış yaşlı kadın bıyığı. Hepsinde inceden bir bulgur kokusu. Haydi evlendik.

Koltuk takımı, yemek takımı, yatak odası falan hep beyaz lake lake böyle, içeri girince evimiz sağlık ocağı gibi parlıyor. Her şey beyaz ve İstikbal kataloğundan. Benden beş parmak kısa, kıvır saçlı kocacığım tüm fotolarda çirkinliği ile göz dolduruyor. Benim gelinlik manda kasa tempra gibi, kollarım bile görünmüyor. Kaynanam dekolteyi pek sevmiyor. AMA HAYATA GÜLÜMSÜYORUM. Kolay mı? Üç dükkanı olan mamülcü adam almışız. Sırtımız yere gelmez daha.

5 ay kadar çok mesut yaşıyoruz, ben çalışmıyorum. Duvarları siliyorum canım sıkılınca, o bıyıklı halalar geliyor, altın küpesini asla çıkarmayan yengeler gidiyor. Kaynanam hep bizde, eltilerimin elleri her yerde falan. Donları bile ütülüyorum. Akşam beyim geliyor. Yemekten sonra TELEGOL izliyoruz. Kayserispor Ankaragücü maçı ilişkimizdeki en heyecanlı 90 dakikayı vaadediyor. Öpüşmüyoruz. Aramızdaki sıcak iletişim, çay bardağını uzattığım zaman aldığım hoş bir tebessümden ibaret.

Hafta sonları beni alıp avmye götürüyor sağ olsun, hızlı hızlı hamburgerlerimizi yiyoruz hiç konuşmadan. Sonra LCW'den bluz alıyor falan hediye. Avm'nin ortasındaki devasa şelaleye uzun uzun bakarak bir de bardakta mısır yiyoruz. Kocam çok cömert bir bey.

Bazı hafta sonları da bir takım altın saatli adamlar gelip çok fazla gülüp bağırarak sürekli askerlik anılarını anlatıyorlar. Ben de onlara güleryüzle tepsi tepsi çay taşıyorum. Deli gibi eğleniyorum. Evliliğimde çok mutluyum. Unlu mamülümüz hiç eksik olmuyor. Beyim sağ olsun çok cömert bir insan. Beni de çok seviyor.


7 Temmuz 2013 Pazar

Aşklarını Anlat Anne


Kafa bu ara geçmişte çalışıyor, kendimi oturup uzun uzun yedi yaşımı düşünürken yakalıyorum. Legolarla gemi yapmıştık babamla beraber, sonra halamın projesi olan bir mimari maket vardı ben onunla kırılıp elimde kalana kadar oynamıştım. İnsan hafızası çok acayip bir şey, şimdi "yarın sınav var" deyip elime bir sayfa kağıt tutuştursanız ben oradaki on cümleyi ezberleyip de iyi not alamam. 49 ile kalırım, ama 5 yaşımdan itibaren her detayı hatırlıyorum, dönemin popüler şarkıları, en çok izlenen diziler, anneannemin takma dişlerini koyduğu kap, efendime söyleyeyim kalbura bastı tatlısının üzerindeki yuvarlak çıkıntılardan tiksindiğim için yiyemeyişim. Tabii ki hatırlamam için detayın gereksiz olması şart. Gerekli şeyleri yine hatırlamıyorum. Çok lazım olan şeyler yine yok. Kaç sene matematik öğrettiler bana, hani nerede? 27 artı 45? YOK? NEREDE? O dataları silip, yerine vakitlice Serdar Ortaç'ın yaza damgasını vuran parçalarını ezberlediğim için kafa o konuda rahat. Matematik bilgisiyle kendini hiç yormuyor,niye mi? SEBEBİNİ SENLE GECE GEZENLERE AÇ BİR SOR.




Neyse, konudan saptığımı fark edip toparlamaya çalıştıkça konudan daha çok sapıyorum. Direkt gireyim siz de rahat edin ben de rahat edeyim.
İlk aşkım Cenk Torun'du. Bunu o an fark etmemiştim, şimdi üzerinden 16 sene geçmişken fark ediyorum. Cenk Torun, Çılgın Bediş'teki Oktay bu arada. GÖRSELLERLE YAZIYI DESTEKLEYELİM,




işte sırrımız: inci diş, çok saç.
İşte bu arkadaş, tıpkı Serdar Ortaç'ın her yaza damga vurması gibi, 7 yaşıma damgasını vurmuştu. O salak Bediş'e katlanıyordum falan bunu görücem diye. İnci dişli ve çok saçlı bir adamdı kendisi. Dizginlenemez kabarık ve Amelie modeli kesimli saçlarıyla göz dolduruyordu, çok havalıydı. "Delikanlım" klibinde Yıldız Tilbe'nin gülleri sonsuz kere kendisinin yoluna açılınca, ben de ilk travmamı geçirmiştim oracıkta. 




http://www.youtube.com/watch?v=iVXNE1EXE-s  (Söz konusu klip, geçirebileceğiniz geçici körlükten, psikozlardan ve bunalımdan yazar sorumlu değildir.)



Akabinde Ebru Gündeş'in FIRTINALAR parçasıyla müzik listelerinde yakaladığı ani çıkış beni bu aşk acısından çekti aldı. Klipte oynayan Berke Hürcan'a kafayı taktım.





Örgülü uzun saçları biraz garipsemiştim, e o dönem de bu klip dışında kendisine TELEVOLE'de falan denk gelmeyince aşkım çabuk söndü. Kendisi sonradan dünyanın en seksi erkeği seçilmiş, yani anlayacağınız yedi yaşındayken bile erkeğin hasından anlıyor, kalitemden ödün vermiyormuşum.



Aralarda biraz boş kaldım. Tarkan'a falan sardım ama nedense çok bi fırtına estiremedi yüreğimde, sonra TİTANİK filmi çıktı, gittik izledik. Çıkışta, biraz çopur bir oğlan olduğunu düşünsem de, Leonardo Di Caprio'ya kafayı takmıştım. İsmi de çok havalıydı. Biraz sarıydı ama olsun, idare edebilirdim. Alttan alabilirdim. Kendimce anlayış gösterebilirdim. (yaş 8)

Leonardo da gözümden bir şekilde düşünce, o ara dönem aşka tövbe ettim. Legolarıma sarıldım, Barbie bebeklerim ve ben çok mutluyduk, hayatımızda aşka yer yoktu. Taa ki, hiç hatırlamadığım bir tesadüfle YÜZÜKLERİN EFENDİSİ filmini sevgili babacığım başıma sarana dek. AHANDA ORADAYDI. Hayatımın erkeğisi. Sarı lepiska gibi saçları vardı. Nasıl da çevikti aman allahım bu kadar da zarif olunur muydu. Kız suratlının daniskasıydı.
Aşık oldum. 12 yaşındayken bu aşk uğruna bir sınıf arkadaşımı dövdüm. Sıramın altında unuttuğum Orlando Bloom posterime kaş bıyık çizmişti, ben de kendisinin kaşını patlattım sonra da küstüm. Hala hak ettiğine inanıyorum.



Söz konusu dayağa sebep veren poster.



kim üzdü seni bebişim?


Orlando ile dolu dizgin aşkımı yaşarken arada göz çapkınlıklarım olmadı değil, çok pişmanım ama oldu ne yalan söyliyim. Bir ara Blue'daki sarı çıyan LEE'yi beğenir gibi olsam da, 13 yaşımdayken aniden efendi adam beğenmeye başladım. Efendi adam beğenme durumum, Akademi Türkiye'deki Tolga Futacı ile başlar, günümüzde Ali İhsan Varol'a kadar uzanır (Kelime oyunu'nun sunucusu)


Akademi Türkiye Tolga'dan nefis bir detone performans.



Yaş büyüdükçe nedendir bilmem, kız suratlı adam beğenmekten hızla vazgeçtim. Yüzüklerin Efendisi'ni tekrar izlediğimde Legolas'a aşık olan Türkü'ye küfredip, gözleri tamamen Aragorn'a odakladım. "Sakalsız adam mı olur, bence olmaz." gibisinden ileri görüşlü söylevlerimle ortamlarda tepkiler çektim. "Jean Reno hoş adam ya, ne bileyim sesli düşünüyorum." diyerek küfür yedim. Suratıma tükürdüler.


Haklı mücadelemden vazgeçmiş değilim. Jean Reno hoş adam. 

22 Nisan 2013 Pazartesi

CANIM SAÇMALAMA LÜTFEN



-Burçin canım saçmalama lütfen, ne diyorsun anlamıyorum bile.

-Anlayan yerlerine atlayayım Muhittin. Kimdi o geçen gün yanında gördükleri kadın diyorum sana? Hani sarışın, gri döpiyesli.


-Dö mü piyesli? Döpiyes nedir onu bile bilmiyorum Burçin.Sen gelmiş bana ne soruyorsun, saçmalıyorsun hayatım. Bilmediğim şeyle benim ne işim olur?


-Yok mu canım işte iki parça böyle, etek ceket ya da pantolon ceket takım olur kadınlar giyer, böyle belden kruvazeli... LAN. Kadın kimdi diyorum Muhittin? Kadın nedir biliyor musun?


-Sayende unutur gibi oldum ama çok şükür doğuştan gelen sezgilerim var, onlar sayesinde anlıyorum hangisi kadın hangisi erkek.

-Yemin ediyorum seni bugün öldürmezsem daha öldürmem. İçimdeki katille konuşuyorsun şu an o yüzden haddini bil Muhittin. 36 Yaşında ansızın, çevrenin saygı göstermeyeceği bir şekilde evinde ölü bulunma.

-Yemeğime ilaç katacaksan hiç kalkışma, geçen gün son kullanma tarihi geçmiş ağrı kesici yuttum da bana mısın demedi, akşam biraz geğirdim başka da bir şey olmadı. Beni zehirleyerek öldüremezsin Burçin.

-Zaten dilim dilim kesip, sağa sola serpiştirecektim seni. İslami usullere göre olsun diye 6 kişi daha bulmakla uğraşamam, ama olur o kadar. Kelleni de Türk hava kurumuna bağışlayacağım. 

-O ufacık sevap işlemeyi planladığın büyük günahı örtmez. Günahının ayakları açıkta kalır .Zebaniler o ayakları kızgın yağlarda yakar Burçin. Çok ayıp.

-Ay o pabuç kadar dilin ensenden çekilsin Muhittin. Nereden evlendim kadın gibi carcarcar konuşan erkekle?

-Sevgiliyken öyle demiyordun ama, "ay muhişkoo ne güzel saatlerce konuşuyoruz hiç sıkılmıyorum" diyordun gözlerini devire devire.

-Ay devirdiğim gözlerim üzerine yıkılsaydı da altında kalıp canın bir tarafından çıkarak oracıkta nalları dikseydin keşke. Kimdi diyorum o kadın, hala yanıt vermedin?

-Bedduanın kuyruklusunu ettin demin bana. Bak yarın yollarda başıma bir iş gelirse, evimin ekmek teminatı için çırpınırken ölüverirsem senin yüzünden, evinin direğini sen devirdin. Herkes de bunu böylece bilsin. Allah katında sensin sorumlusu.

-Ne tatlı canın varmış aklın gitti bedduayı yeyince. Korkma kötüye bir şey olmaz. Sen daha bir asır yaşarsın, ışınlanmayı falan görürsün. Evden kahveye kahveden eve ışınlanırsın Muhittin.

-Azıcık tatlı dilli bir kadın olsan da beraber ışınlansak ha Burçin? Ne bu acı acı laflar. Kalbimi kırıyorsun.

-Muhittin, başlatma kalbine lütfen. Lafı nasıl dolandırsan da unutturamazsın, kimdi o kadın diye son kez soruyorum.

-AAA KOŞ KIZ KOŞ BAK, Müjgan'ın eltisine bak ne giymiş.

-Hani be nerde, ne giymiş, aa döpiyese bak. Ne çirkin kız, kendi mi dikmiş ne yapmış.
Renge bak fare grisi. DÖPİYES. MUHİTTİN.

-Canım saçmalama lütfen, hiç o renk fare olur mu.
                                         ***

-Bak Burçin, n'olur eve dön diyorum hayatım. Geceler çok soğuk, sessiz ve karanlık. Yok öyle bir kadın, olmayan şey için evi terk ettin.

-Dönmiycem Muhittin. Yalan söylüyorsun sen.Kandırıyorsun beni. İstemiyorum seni artık.

-Burçin bak yalvarıyorum dön, yokluğunda üşüyorum diyorum.

-Yorganı mı bulamadın hayvan herif?

-HE YA, aramışken söylesene onun da yerini, bak ne güzel akıl ettin, akıllı karıcım benim. CANIM.

15 Nisan 2013 Pazartesi

İstanbul'da Sular Akmıyor

"Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul... Sonra arkamdan biri itekledi, sendeledim. Adımımı düzelteyim derken ayağım altı boş kaldırım taşına denk geldi, hoop bileğimi burktum. Daha fazla tutunamadım, boş patates çuvalı gibi düştüm, kafamı neredeyse kafam hizasındaki asfalta çarptım. Kimse elimden tutmadı, kendi kendime acile kadar yürüdüm. Doktor başına kaç hasta düşüyor bilemiyorum, stadyum gibi kalabalık. Hala sıra bekliyorum."

Sevgiler, Muhittin.


İstanbul için "Dünyanın en güzel şehirleri arasındadır" diyorlar. Benim için bu genellemeyi kabul etmek şu an biraz zor, zira bu çok övülen şehrimizi kafamda kıyasladığım yerler, Çanakkale, Balıkesir, Muğla falan. Gidip de bir New York City görmüşlüğüm olmadığı için, size burada lümpenlik yapamayacağım, şimdiden özürlerimi kabul edin. Ben, İstanbul'u sevmek zorunda olanlardanım. Keyif için sevenlerden değil, ve bu sevmek zorunda olanlar grubu, şehrin çilesini en çok çekenlerdir. Övünmek gibi olmasın, çok karakışlar gördük biz yine pes etmedik. Yeri geldi nazlı yarin gül cemalini göreceğiz diye 3 saat metrobüste koltukaltı kokladık, yeri geldi yerde bir karış kar varken sınava yetişeceğiz diye otobanda çılgın attık.

Bir kere, burası çok kalabalık kardeşim. Bir arkadaşa bakıp çıkacaktım falan, artık almıyoruz, gelmeyin. Taşı toprağı altın falan da değil ayrıca, taş toprak kalmadı zaten her yere apartman diktiler. Mezarlık yapacak yer kalmamış duyduğuma göre. Gelmeyin. Bir daha uyarmayacağım. Gelip de iki ay sonra trafik mrafik diye ağız burun bükerseniz sizi bulur, tuvalet terliğiyle döverim çünkü. Muhtemelen şu an İstanbul dışında bir yerlerden yarışmamıza katılıyorsanız, oralar çok cennet vatanlardır. Oralara sahip çıkın. Değerlenecekmiş diye duydum.

Sonracığıma, İstanbul'da sorsan herkes işsiz, kimsede beş kuruş yok ama herkesin arabası var. Ne sihirdir ne keramet anlayabilmiş değilim, millet ev ararken çift araçlık park yeri soruyor. Yirmi sene sonra, meydanlarda tek ayak üzerinde sıraya geçip yaşamak zorunda kalıcaz, o arabalar da otobanda sıkışacak hiçbir yere ilerlemeyecek. Düşünün ki gidecek bir yer kalmamış. GELMEYİN.
Ne diyordum? En son siz gelmiyordunuz. Aferin. Metrobüs diye bir şey yaptılar. Şimdi bence güzel bir şey. Anadolu yakasını, Amerika kıtası gibi imkansız bir yer olmaktan kurtardı. Sevenler kavuştu, küsler metrobüsteki samimi ortam sayesinde barıştı, yeni arkadaşlıklar ve dostluklar, eline kadın eli değmemişler için müthiş taciz imkanları. Saymakla bitmiyor yani kısacası, öyle güzel bir şey.

Köprü var, altında deniz. İşte o güzel, ama uzaktan. Kıyısına gideyim, denize alıcı gözle bakayım dersen, çok da mümkün değil. Millet kıyıda üst üste oturuyor. Bir çay bahçesine girip oturunca, bulaşık suyunu on liraya satıp, kalk da git diye gözünün içine bakıyorlar, katil olmaya en çok bu şehirde yaklaşırsınız. Yani istemeden, yoksa istidadınız varsa, insan her yerde katil olabilir.

Çok fazla insan var, anlatırken bulanıyorum göğsüm daralıyor sinirlerim bozuluyor. Bu kadar insanın bir de evi barkı var düşünün. Şehir iki yandan Tekirdağ ile Kocaeli'yi zorluyor. Şehir merkezinin dışında mülteci kampı gibi, çok pahalıya havuzlu lakin bir helikopter sahibi değilseniz işinize gücünüze gitme şansınızın olmadığı siteler yapıyorlar, adına da MEGAKENT diyorlar falan. Bir rüya alemindeler. Neneniz ölse gömecek yeriniz yok, adamlar MEGAKENT peşindeler. Gidip MEGAKENT'in mimarının evinin bahçesine gömün nenenizi, belki hortlar da biz de bu eziyetlerden kurtuluruz.

Sonra bizim alt yapımız da yok. Çok kötü durumdayız. Elektrik gider, dereler taşar. Burada otobanda arabasının içinde insanlar boğuldu. GELMEYİN.

Aslında var olanların da bir kısmı sıkılıp gitse çok iyi olacak. Sürekli emekli olunca küçük bir şehre yerleşip tavuk almayı düşünen amca ve teyzeler bu planlarını lafta bırakmasa, şehrin keşmekeşinden bunalan lümpenlerimiz roman yazmak için dağ evlerine falan çekilse.

Bütün dünya buna inansa, bir inansa.

"İstanbul çok kötü, sakın buraya gelmeyin" mesajını iyice anladıysak, yazıma burada son veriyorum. Gittiğiniz zaman bir çağrı atın bana, Ortaköy'e gidip demli bir çay içeyim.

19 Şubat 2013 Salı

Bir Ara Mutlaka Yapalım



Hakkımda o kadar konuşuluyor ki, bazen var olduğum için kendimi kınıyorum.




Laf olsun diye belli ortamlarda, belli kişilerle muhabbeti edilen ama asla yapılmayan şeyler vardır. Mesela rakı balık, çok sözü ediliyorsa asla o rakı o bardağa dökülmez, o balık o tavaya girmez. Hadi oldu diyelim - ki olacağı yoktur- konuşurken ballandıra ballandıra söz edilen o tatlı sohbet bir türlü kurulmaz, masadaki herkes hızlı hızlı balığını, kavununu tıkınır sonra rakısını içer zıbarıp yatar.


Seneler önce samimi olup da on sene sonra kaza eseri taksimde karşılaştığınız eski arkadaşa hepiniz, "Bir ara görüşüp bir kahve içelim" dersiniz, ya da o size der, cevap yüzde 99.9 "Tabii ya, araşırız." olacaktır.  Akabinde, telefon numaraları rehberlerde kayıtlı mı değil mi diye dahi sorgulanmadan, " Çok acelem var da, kız arkadaşım bekliyor." cümlesi eşliğinde bir hışım iki yanak hizasından hava akımı öpülerek, ayrılınır. Bu işin raconu  budur çünkü. Bir daha denk gelmemeyi umarak adımlarınızı hızlandırırsınız, belli olmaz dünya çok küçük.


3-4 kişilik şirin bir arkadaş grubunuz var, yaklaşık 5 senedir kahve içerek geyik yapıyorsunuz. Geyik bir yere gelip tıkandı mı? Önerimiz; "BU YAZ BİR KARADENİZ TURU MU YAPSAK?" deyin. Korkmayın, yapacağınızdan değil, maksat derin ve manidar sessizlikler arkadaşlığınızın sebebi olmasın. Muhabbet dönsün. Canlar mutlu olsun. Konu, "Esas o kebabı Artvin'de yiyeceksin"den girer, "Bartın'ın koyları çok güzel abi" den çıkar, belki de çıkmaz. Saatler sürecek bu sohbet, arkadaşlığınıza aniden gelen suskunluk illetine güzel bir çözüm olacaktır. Emin olduğum tek şey de, gün bitip herkes evlere dağıldıktan sonra hiç kimse, "HADİ OĞLUM HANİ KARADENİZ TURU?" demeyecektir. Güvenle kullanabilirsiniz.






Mavi ve yeşilin buluştuğu noktaya gidelim dostlar!


Bir diğer neşeli geyiğimiz ise, "Biraz tiyatroya, müzeye gidelim ya, yemin ediyorum kuruduk!" cümlesiyle girilen geyiktir ki, bu cidden bir yerde milli ayıbımız. Müzekart alıp padişahlarımızın lazımlıklarını, şehzadelerimizin iç donlarını görmeye gitmek yerine AVM'lere doluşup kumpir yememiz affedilemez bir ayıp. Bu geyik her sene, aklınızda çakan bir şimşeğin ardından insanların kendi kendine de yapabileceği bir geyiktir. İlla ikili diyalog olması gerekmez. "Patates gibi yaşıyorum, her ay tiyatroya gidicem bundan sonra!" diye alınan kararlar, o sene iki kez tiyatroya gitmek ile sonuçlanır ki, bu da iyi bir şey. Tiyatroya gidelim. Canım tiyatro. Sonuçta insanları kendimize güldürmeden ayakta entel alkışı yapabildiğimiz tek yer orası.

Bu saydıklarımın hepsini siz yine yapın, yapamasanız da yapıcaz, edecez diye konuşun, eğleşin. Zevkli oluyor.

Şimdi gitmem lazım, bir ara mutlaka görüşelim.


12 Şubat 2013 Salı

Çok Yoğun Duygularım Var


Bizim neslin en büyük hatası her duygusunu dibine kadar abartmak oldu. Bir süredir neden insanların azımsanamayacak kadar büyük bir kısmından tiksindiğimi düşünürken, bu sonuca vardım. Herkes bir "BEN FARKLIYIM" imajı yaratma çabalarında. Çay içmek bile önemsenir olmuş. Çay ulan. Doğduğum günden beri her allahın günü evde demlik demlik tüketilen, dışarıda bir yerde sipariş edilebilecek en ucuz içecek. ÇAY. Bardağı 1 liraya satılan yerler biliyorum. Geçmişsin bilgisayarın başına, "KENDİMİ BİR FİNCAN SICAK ÇAYLA ÖDÜLLENDİRDİM" yazıyorsun. Kahve zaten milli meselemiz. Kahve içmeyi alışkanlık haline getirmiş insan kendini direkt diğerlerinden daha kültürlü falan sanmaya başlıyor. "BİR KAHVE İÇMEDEN ASLA KENDİME GELEMEM." geyikleri havada fır dönerken, 3 liraya nescafe satan mekanlarda "BU KAHVE LATTE DEĞİL; ÇÜNKÜ BEN BARİSTAYDIM. LATTE OLSA LATTE DERİM, LATTE KAHVEYİ HER YERDE TANIRIM." diye bağıran ince sesli, sevimsiz kadınlar, yevmiye peşindeki zavallı garsonları azarlıyor.







Bunları bileceksin. Yoksa seni aşağılarız.


Makarna pişirip karnını doyuracak yetenekten yoksun olup, avokadolu soslardan, az pişmiş bifteklere varan geniş bir konu çerçevesinde atıp tutmak da günümüz insanı olmanın şartından. Bir restoranda, "Bu biftek çok pişmiş, ben kanlı istiyordum." diyerek geri göndermeden entelektüel olunmuyor. Entelektüel olduğunuzu iddia ediyorsanız bunu bir ara mutlaka yapmalısınız. Yapmadığınızı farkederlerse tepenize binerler.




Çağın diğer bir sendromu da, " Yalnız kendisinin annesi var zannetme "  durumu ki, İsviçreli bilim adamlarına göre %99.9 oranında hatalı bir düşünce. Pek çoğumuzun annesi var. Pek çoğumuz annemizi seviyoruz ve yine pek çok annenin hakkı ödenmez. Peki niye çığırtkanlık yapıyorsun güzel kardeşim? Bir senin mi anan ana, bizimki soba borusu mu? Orada burada "ANNEEEMM ANNEEEEEEEM ANACIĞĞĞĞIIIM" diye böğüren bu çağa koşar adım ayak uydurmuş arkadaşların, normal ev yaşantılarında da annelerine bir bardak su vermeyip , "KALK KAHVALTI HAZIRLA BENİ ÖYLE KALDIR" modunda takıldıkları da, gözlerden kaçmayan ve yürek dağlayan bir gerçektir.






Çevreyi en çok rahatsız eden sendromumuzda şimdi sıra, "Sadece kendini aşık sanma" bozukluğu olarak kısaca açıklık getirebileceğimiz bu duruma detaylıca bakacak olursak ortaya, sadece kendi aşkını büyük sanma, diğerlerinin sevgilisini meşe palamudu zannetme itkisi ve sosyal medyada kullandığı tüm fotoğraflarında iki kafa olan bir tür çift başlı yaratık çıkıyor ve bu fotoğrafların her birinin altında ayrı ayrı çok derin manalara gelen uzun cümleler oluyor, okuyanlarda mide bulantısı, baş dönmesi ve kendini kaybederek titreme nöbetleri görülebiliyor. Olabildiğince okumamaya gayret edin, ancak çok merak edenler için, ufak dozda bir kaç örnek vereceğim.

-DİKKAT!! YAZININ BUNDAN SONRAKİ BÖLÜMÜ, GASTRİT ÜLSERİ VE VERTİGOSU OLANLAR İÇİN SAKINCALI OLABİLİR, OLUŞABİLECEK RAHATSIZLIKLARLA İLGİLİ, YAZAR HİÇBİR SORUMLULUK KABUL ETMEMEKTEDİR!!-

-ACHTUNG ACHTUNG! DAS İS KLEİNE UNZİH MÜNİCH GLACHBACH MİTTWOCH!! UNSERE MUTTER İCH MİCH ZİCH!!-

"Yol sen olsan yorulmadan yürürüm, rüyam sen olsan hep uyurum, gecem sen olsan sabahı hiç istemem. Son nefesim sen olsan şimdi ölürüm."



"Sende değiştirmek istediğim tek şey soy adın."


"-Umarım benim oğlum da, senin kızını üzer. +Kardeşler arasında olur öyle şeyler."

Bu duruma düşmüş bir tanıdığınız, akrabanız ya da komşunuz falan varsa acilen bir psikiyatri kliniğine başvurmanızda fayda görüyorum.

(çok önemli not: ALMANCA BİLMİYORUM.)

25 Ocak 2013 Cuma

Türk Pop Müziğinin Kilit Anları -1




1- Burak Kut ile bir ihanetin ardından


Çok havalı çocuktu Burak. Bir defa, ancak ana haber bülteni sonrası saçma sapan filmlerde görebildiğimiz ortamlarda takılıyordu. Gökdelen tepeleri, New York sokakları, duman tüten logar kapakları, sonra omuzlarını geniş gösteren bir pardesü giyiyordu. Çok neşeli arkadaşları vardı, kızlı erkekli dans ederek, tepişerek dolaşıyorlardı. İsyanı vardı, dama çıkıp "YETEEER" diye bağırıyordu. Kim kimden ötürü ne şekilde ihanete uğramış ve Burak'ı sinirlendirmiş asla anlayamadığımız şarkısı, hayat ile ilgili çok kilit noktalara parmak basıyordu. "Yaşandı bitti saygısızca, aldatmanın tadına varınca, doğru söylesen kimin umurunda, gözüme inanırım, HAYDİ ZIPLA." diyerek zamane ilişkilerine bir tokat gibi çarpıyordu eleştirisini, lakin neden zıplıyorduk, o coşku niyeydi bunu hala anlayabilmiş değilim. Bir nesil Türk gençlerine ihanete uğrayınca zıplaması öğütlenmiş oldu böylece.






2- Evliliğe Sıcak Bakıyorum

6 sap alemlere akmaya çalışırken, zennelerin dans ettiği garip ortamlara düşer ve maceralar başkar. Bu arkadaşlarda, sinirden tuhaf bir kafa hareketi tiki hasıl olmuştur. Faytona binip, bir örnek giyinmek en sevdikleri boş zaman aktivitesi olan bu altılı, aynı zamanda yancılık müessesesinin birer gururlu temsilcisidir. "Yaylı geliyor yaylı, bizi de alsa bari" diyerek bedavacılığa da inceden göz kırpmaktadırlar. Bu hayat tarzı ve ekipman ile başka bir şansları varmış da, sanki canları çekmiyormuş gibi "BU SENE DE BEKAR GEZELİM" diyerek, diğer tüm ayrıntıları görmezden gelip, kendini taşıtacak erkek arayışındaki sevgilileriyle evlenmemek için halihazırda bahane arayan dönem delikanlılarına eğlenceli anlar yaşatmışlardır.

İnsan yaşı gelince evlenip yuvasını kurmalı.




3- İçin İçin Yanarken Mutlu Olma Sanatı

Soner Arıca acılar içinde kıvranmaktadır, bu yüzdendir ki kendini dağa taşa vurmuştur. Arkada neşeli bir melodi eşliğinde sağa sola sallanarak kendine edilen sayısız işkenceden söz etmektedir Soner. Terk edilmiştir, ortada ciddi bir vefasızlık vardır. Soner'in içi yanmaktadır, belki bu yanma sebebiyle ferahlamak amacıyla kendini deniz kenarı bir yerlere atmıştır. Çocuksu gülüşleri, inandığı her şey kendisinden alınan Soner, Yüreği kanayarak, ihanete uğramış, yakılmış, yıkılmış ve bırakılmış lakin yaşam sevincinden hiçbir şey kaybetmemiştir. Hain sevgilisini Allah'a havale ederek bizlere "KESER DÖNER SAP DÖNER, GÜN GELİR HESAP DÖNER" mottosunu aşılarken, bir yandan da acılara neşeyle yaklaşmanın önemine dem vurur.

Allahından bulsun Soner, çok haklısın.






4- Yonca Evcimik ile Dudak Okuma Sanatı

Yonca Evcimik genellikle nakarat kısmında ne dediği pek anlaşılmayan şarkılar söylerdi. Şarkıdan ziyade birer tekerleme havasında olan bu şarkılar 7-8 yaş grubu arkadaşlar tarafından coşkuyla karşılanırdı. Kişisel favorilerim arasında olan TATLI KAÇIK adlı şarkısında ne anlatıyor, 20 sene oldu hala anlayabilmiş değilim. Yonca ablamız ayrıca bu şarkısının klibinde, bozulan arabasını tekmeleyerek Türk ulusu olarak çalışmayan her türlü cihaza tekme tokat dalarak tamir etme çabamızı destekler bir imaj çiziyor. Bu arada güzel fiziğini de bizlerden saklamayarak gözlere bayram ettiriyor.




5- Bir Dans Ekolü : HARUN KOLÇAK


Deri ceketini kombinlediği Ziraat Bankası Fatih şubesi memuru pantolonu ile, küpesi ve kıvır kıvır saçlarıyla, sıcak ve sempatik tavırlarıyla Harun Kolçak, o dönem çocuk olan bizlere kendin olmanın önemini aşılamıştır. İnceden kışkırtıcı bir cinsellik kokan şarkısı boyunca, kendine has ve elbette nefis figürlerle yaptığı dansını, ne kadar denersem deneyeyim bırak aynen uygulamayı, yanına bile yaklaşamadım.


6- Tayfun Duygulu ile Baş ve Boyun Sağlığı


"HER GENÇ KIZIN BAŞINA" gelir temalı şarkısı ile, gençlerimizi hayatın gerçekleri hakkında bilgilendirirken bir yandan da boyun kireçlenmelerine karşı bulduğu muhteşem kemik kötürdetme tekniği ile hayatlarımıza giren Tayfun Duygulu, meşhur şarkısının otosanayide çekilen orijinal klibinde bol bol öpücük yolluyor (MUAAH SEVGİLİMSİN), Türk doktorlarına inceden bir saygı duruşunda bulunuyor (REÇETENİ İSTER MİSİN?),  akıl sağlılını korumanın önemini vurguluyor (DELİ DOLU BİRİSİN, İN MİSİN CİN MİSİN?), ve gençleri zekice akıl oyunlarına davet eden bir takım gizemli şeyler söylüyor (DABBADA DUBBADA)

Belki Kayahan'ın damadıydı diye böyleydi, bilemeyiz. 





7- Hakan Peker ile Dostluk Başka, Alışveriş Başka

Hakan Peker, Hey Corç adlı şarkısıyla globalleşen dünyayı bizlere öğrettiği için kendisine ne kadar minnettar olsak az. Kendimizi Amerikalıdan Avrupalıdan aşağıda hissetmeyelim, yeri gelince enseye tokadı patlatıp, " HEY ZİL ÇALDI MI?; KIZLAR ÇIKTI MI?" diye sorabilmeliyiz Corçlara, Hanslara ve de Janpiyerlere. Ayrıca dünya halklarının kardeşliğini de bizler bu şarkının klibinde el ele vererek sincap gibi zıplayan, çeşitli kıvrak figürlerle ortamı şenlendiren Sovyet Rusya askeri,Amerikan Kovboyu,Rahibe, Son Mohikan, Joker ve Tapınak Şövalyelerinin göz yaşartan dostluğu sayesinde öğrendik.

Son olarak şarkıda değinilen, "Dostlukla para pul işlerini karıştırırsan sonra böyle yılan gibi kıvrıl kıvrıl oynarsın." mesajını da aklımıza kazıdık.

Dans etmek insanı dinç tutar.