29 Mayıs 2012 Salı

Kadın

Ben kadınım.Kadın olarak dünyaya geldim.İnsan nüfusunun yarısını oluşturan o kalabalıktan biriyim.
Hakları tarih boyunca en çok tartışılanım.
"İnsan olup olmadığım" bile mesele olmuş vakt-i zamanında.
Saçımdan sürüklenmişim, parayla satılmışım, doğar doğmaz toprağa gömülmüşüm.
İstemediğim adamlarla evlenmişim yüzyıllardır, aşık olmak bana yasaklanmış. El ele gezdiğimde ben, kötü gözle bakılmışım. Ayıplanmışım.
İstemediğim çocukları doğurmuşum durmaksızın, hepsi de o istemediğim babalarına benzemiş.

Kafamı kullanmam yasaklanmış bazen, bazen de kafamı kullanmıyorum diye hor görülmüşüm.

Göğüslerim çıkmış, saklamak için iki büklüm gezmişim.

Tarlada doğum yaparken, kan kaybından gitmişim.

Okumamışım tek bir satır çünkü, okutulmamışım.
Erkek çocuklarıyla mahallenin, yan yana oturamamışım.

Vücudumun en önemli yeri, beynim değil kalbim değil,
Bacak arammış benim.
Kimisine arzu nesnesi, kimisine dayak objesi olmuşum.

Yaşlanınca gözden düşmüşüm, yerime yenisi bakılmış.
Doğuramayınca kapının önüne koyulmuşum.
Aç kalmışım. 

Ne giyeceğimi başkaları söylemiş hep.
Nerede gezeceğimi, ne yiyeceğimi.
Ne yapacağımı başkaları.
Kimi seveceğimi başkaları seçmiş benim yerime

Çalışmışım, orospu olmuşum
Evde oturmuşum, haram yiyici demişler bu sefer de.

Neremi açsam, neremi kapatsam hep dert olmuş.
Benim dışımda herkes, bana kurallar koymuş.

Elini kaldıran sırtımda indirmiş çoğu zaman.
Canını sıkarsam çekmiş vurmuş beni, sevdiğim adam yahut babam.

Hava kararınca, tek başıma çıkamamışım evden.
Nefsi kabarır diye biri görüp de,
Hep kaçmışım tenha sokaklardan.

Kadınım. Kadın olarak doğdum.
Canından can çıkaranım ben.
Dünyayı güzel kılanım.

İnadına bilen, inadına soran.
İnadına düşünen ve çok konuşan.
İnsanım ben, her şeyden önce. İNSAN.

Nazım'ın dediği gibi, ne ayalim ne vebal.
Kolları bacaklarıyım bir adamın.
Bir adamın yavrusu, birinin kız kardeşi.
Annesiyim bir diğerinin.
Hayat arkadaşıyım.

Hasan Hüseyin'in dediği gibi,türkü bakışlı.


Kadınım ben.
Başım dik.
Yine gelsem dünyaya,
Böyle gelirdim.

25 Mayıs 2012 Cuma

Beni Taşıyabilecek Biri

Hemcinslerimin çoğunun hayattaki esas amacı, zengin biriyle evlenmek. Kendini bir birey olarak göremeyen kadınların, gerek aile gerek sosyal çevre tarafından sürekli evlilikle ilgili dürtüklenmesinin doğal bir sonucu bu.
Kız çocukları, dünyanın yuvarlak olduğunu öğrenmeden evvel, kendini pazarlamayı öğreniyor,cilvelenmeyi öğreniyor sağdan soldan.
Bana göre evlilik, birbirini seven, arasında aşk ilişkisi olan iki insanın,ortak bir hayat kurmak için yaptığı bir eylem, düğün ise bu eylemin yarattığı mutluluk havasını, sevdikleri insanlarla paylaşmak için yapılan bir kutlamadır.

Hemcinslerimin bir çoğuna göre evlilik, rahat yaşamanın garantisi olarak zengin bir adamla, arada sevgiye saygıya hele hele aşka hiç gerek duyulmadan yapılan bir anlaşma,bir alışveriş.Düğün ise dosta düşmana caka satmanın meşru bir yolu.

 "Nasıl biriyle evlenmek isterdin?" sorusuna, "Beni taşıyabilecek biri." yanıtını veriyorlar. Kendilerini taşınacak bir şey,taşınması gereken bir şey olarak görüyorlar ve kasıt tamamen maddiyat.
"Beni taşıyabilecek biri" tamlamasının altında yatan esas mana,herkesin bildiği gibi "Parası olan biri."

Başka bir platformda, başka bir soru sorsanız, kadın ve erkeğin ne kadar eşit olduğuyla alakalı cümleleri makineli tüfek gibi sıraya dizer bu hanım kızımız. Mangalda kül bırakmaz. Erkeklerin ne kadar öküz yaratıklar olduğundan girer, sokakta uğradığımız tacizlerden çıkar. "Sokakta tacize uğramak güzel bir şey, haydi bizi elleyin" demiyorum elbette ama, sen kendini, para karşılığında güzelliğini,gençliğini ve bedenini öne süren bir nesne olarak gösterirsen, ve buna yıllar boyu kitleler halinde devam edip,çocuklarını da bu akıllarla yetiştirirsen, elbette ki otobüste seni gördüğünde bu erkek, götünden başka bir şeyi fark etmeyecektir.

Kendini, iki çift memesi var diye taşınması,bakılması gereken bir nesne olarak gösteren, ortalıkta "benden daha iyisi yok, ben harikayım, araban olmazsa olmaz." diye dolaşan bu kızlarımız, bir hıyar bulup evlendiklerinde çocuk yaptıklarında da, oğullarını, "Hanimiş benim aslan oğlumun pipisi? maşallah pipisine." şeklinde büyütmektedirler. Al sana ironi.

Aklını değil, memelerini büyütmeye kafayı yoran, kitap okumayıp bütün gün televizyon izleyen ve saçlarını sarıya boyadığı zaman kendini dünyanın yedinci harikası zanneden kadınlar, yanlarında iki meme ile kafayı bozmuş, tek elde çakmak,cep telefonu ve araba anahtarı ile gezince kendini dünyanın hakimi sanan erkekler.

"Evlendiğim zaman eşimi çalıştırmayı düşünmüyorum. Evde otursun,ben kıskanç bir erkeğim." diyen bir adamın erkeklikten ne kast ettiğini oturup saatlerce tartışabilirim, bence tek kasıt kromozomları.
Ortak bir döngü içinde birbirlerini itekleyerek yuvarlanıp gidiyorlar. 

Dışarıda çalışan kadına orospudur gözüyle bakılınca, elbette kadın da kendini taşıtacak adam arar. Bir insana sürekli evde oturacaksın dayatmasını yapınca, kendisinin en basitinden yeme içme masraflarını karşılamak zorundasınız demektir çünkü.

Bu dayatmalarla, hayatın tek anlamı yolunacak bir kaz bulup evlenerek limitsiz kredi kartına ek kart çıkartmak olan kızlarımızı kınayamıyorum bile. Acımak daha doğru bir ifade olurdu.

Boş bir gününüzde açıp televizyondaki evlenme programlarına bir bakın. Bir evlilik için gereken "kriterler" arasında, aşkın adı bile geçmiyor.

Bugün yine ülkemde bir yerlerde bir sürü erkek çocuğu, kadın erkek aile üyeleri tarafından, "KOPARIRIM SENİN O ÇÜKÜNÜ ASLAN PARÇASI" diyerek sevilirken, kız çocukları da, "ÇEK ELİNİ KIZ ORADAN,ÇAKMAKLA KUKUNU YAKARIM" diye korkutuluyor.


Aşk, zeki insanların işidir.

18 Mayıs 2012 Cuma

Yaşam Döngüsü

Bebeklik

Ağzı salyalı,götüne hakim olamayan ve sürekli ağlayıp kusan biri olduğumuz halde,herkesin size aşırı sevgi gösterdiği tek dönemdir.
Gazınızı bile tek başınıza çıkaramamakta, henüz kimliğini tam olarak algılayamadığınız bir sakallı tarafından bütün gece sırtınız sıvazlanarak evin içinde dolaştırılmaktasınızdır.
Temiz yüzlü bir kadının ağzınıza sık sık dayadığı memeyi emerek besleniyorsunuz ardından hop,bağırsaklarda bir hareket, bezi patır patır ekşi bir maddeyle dolduruyorsunuz,günler böyle geçiyor.
Kucaktan kucağa fırlatılıyorsunuz,daha evdeki iki tip kim onu bile çözemeden, buruşuk suratlar, dişsiz ağızlar, bir takım başka genç suratlar falan kafa iyice karışıyor.
Her şeye şaşırırsınız, "Oha kuş,hassktr deniz lan! yuh çiçek!"
Bırak yürümeyi,bu acılı sürecin başlarında epey bir zaman kafayı yardımsız dik bile tutamazsınız.Sık sık süt içeyim derken yutkunmayı unutur,mal gibi boğulmanın dibinden dönersiniz.
Sevimli tipiniz,zavallı haliniz olmasa, çekilecek dert değilsinizdir esasen, iki zavallıyı çocuk yaptığına yapacağına pişman edersiniz.
Allahtan analık babalık hormonu diye bir şey var da,sabah gözlerinizi en yakın camiinin müezzinin kucağında açmadınız.
Gerçi açanlar da oluyor. İşte kısmet.


Kreş

Evde,halının üstünde ne güzel legolarınızla oynuyorken,anneniz sizi yıkayıp pakladı,bir kapıya bıraktı gitti. Kapıdan girer girmez şuursuzca koşan bir çocuk gelip size çarptı,elinizden düşen topunuzu da kaparak uzaklaştı. Ağlamaya başladınız ama hiç kimse sizinle alakadar olmadı.
Ana okuluna hoş geldiniz. Burası,dayak yiyerek hayatı öğrenmenin ilk adımı.
Gerek sümüğünü yiyen,gerek yersiz şekilde altına sıçan,gerek öğle uykusunda güm diye ranzadan düşerek ağzını bununu kıran akranlarınız sayesinde ilk travmalarınızı güzelce yaşayacaksınız.
Oyun hamurundan yamuk bir kedi,yine legodan (hep lego) yamuk bir kule yapıp, öğlen olunca yamuk bir poğaça yiyecek,sonrasında, zorla uyutulacaksınız.
Bu rezalet,şanslıysanız 1, şansınız o kadar da gülmüyorsa, 3-4 sene sürecek.
Başarılar.



İlkokul

Yarım yarım bir şeyler bildiğiniz ama hala su katılmadık bir gerzek olduğunuz ve tüm bunlar yetmezmiş gibi hafiften sevimsizleşmeye başladığınız bir dönem. Bildiği iki tane ingilizce kelimeyi incecik sesiyle söyleyerek " ben ingilizce biliyorum hıhı evet hıhı" diyerek ağzını büken çok sayıda çocuğu terlikle dövmek istedim, ama annelerinden çekindim.
İnsandan en çok tiksindiren dönemdir.
Herifi sen yıkıyorsun hala sonra gelip azıcık bilgisiyle göz süze süze sana atarlanıyor. 
Civciv gibi kafasını tutup sıkarak patlatmak istiyor insan.VIRC diye bir ses çıksın istiyor.
Bakugan,Pokemon,Ben 10 gibisinden saçmalıklar da hayatınıza işte tam bu dönemde girer. Bu çizgifilmlerin oyuncaklarının en ufakları 35 liradan başlamaktadır.
"Çocuk sana mı çekti bana mı çekti, yok kesin senin anana çekti, yok daha neler garanti senin kıtıpiyoz yoluk kardeşine çekmiş" muhabbetlerinin en çok yaşandığı dönemdir çiftler arasında.
"Buna ben mi sebep oldun yaradan allahım?" diye haykırarak çıplak koşan babalar, "dokuz ay ben içimde bunu mu besledim ey yumurtaya can veren?" diye ağlayarak balkondan sarkan anneler,parçalanan yuvalar.Aile içi şiddet.

5 ders peş peşe çizgi çekiyor okulda,sanırsın atomu parçalıyor.Resim dersinde çizdiği özürlü gibi üç bacaklı pembe atı buzdolabına asmanız için ısrar ediyor,anneler gününde iş eğitimi dersinde dilini dışarıya çıkararak yaptığı alçıdan at başını hediye ediyor size falan, hep bir at muhabbeti.

Pazar akşamı yıkamasıydı,yakasıydı,ütüsüydü,beslenme çantası kokusuydu derken bu çirkin dönem de ite kaka 5-6 sene sürüyor.

Lise

Kımıl zararlısı denen türe er ya da geç ulaşılacağı biliniyordu. Ama lise ile ergenliğin çakışması bir çeşit milli felaket sayılmalı.Gözler döne döne ortalıkta dolanan uzun boyunlu oğlanlar, iki lokma memesini meydana çıkarsın diye ne giysin, bacaklar görünsün diye eteği kaç kat kıvırsın şaşıran kızlar.
Tenefüslerde beşer dakika görüşerek büyük aşk yaşıyor zannedip, orasını burasını kesenler,telefonla hoşlandığı kızı arayıp müzik dinleten manyaklar,benim olmazsan taciz ederim muhabbetleri,hocam 2 puanla teşekkürü kaçırıyorumlar,yıllıklara yazılan sulu sulu dostluk nidaları,saçlara vurulan ilk boya ile mahalle kızına benzemek.
Bu dönem için pek beklentiye girmemek gerek zira bittikten sonra net olarak hatırlamak isteyenine daha denk gelmedim.


Eksantrik(!)şarkı sözlerin,gitar çalmaya çalışma merakın(!) en çok da insanların suratına şişe atma (bilhassa benim)merakın… Ah ah kısacası bol ünlemli, ara sıra parantezli, fizikçinin deyimiyle tuhafiyeci olma potansiyeline sahip ama gönüllerde uzayı fethetmeye talip bir kişiliksin.seni tanıdık(zor olsa da)sevdik şimdi sıra başkalarında hadi kibsss

ELİF ÖZDEMİR(Sarı olan) 



Üniversite 

Lise dönemlerinizi hatırlamak istemiyorsunuz değil mi? Biliyordum.
Şimdi de aklınız çılgın kampüs anıları ile dolu. Çok fena yanılıyorsunuz. Hep bu diziler yüzünden. Haftanın her günü barlarda, kalabalık gruplar halinde sürekli eller havaya geçecek, bol bol seyahatle, yok efendim otostop çekerek tatile gitmelerle geçecek bir AMERİKAN KOLEJ hayatı hayalindesiniz.
Bok. Uzun süre tek atraksiyonunuz makineden kahve içerek bahçede öbekler halinde oturmak olacak. Vize ve final dönemlerinde ananızdan zorla emdiğiniz süt burnunuzdan gelecek, not hesaplayayım, baraj kaçtı, vay efendim çan mı kalktı? devamsızlık ne oldu? derken kafayı yakacaksınız.

O lise yıllıklarındaki ömür boyu sürecek dostluklarınız bir de bakmışsınız görünce selam vermeden yol değiştirme noktasına varmış. O zaman yediğiniz içtiğiniz ayrı gitmeyen insandan şimdi tiksiniyor, hakkında konuşurken, " arabesk rap dinliyor koduğumun malı" diye söz ediyorsunuz.
Çok ayıp. O sizden önce evlenecek.

Vakit geçsin insanlarla tanışayım diye bir kulübe üye olup bir daha kapısından adım atmayacaksınız, takıntılı bir ders olacak mezun olana kadar öldür allah geçemeyeceksiniz.

Yine insanlar birbirine girecek, o ne dedi, bu ne yaptı muhabbetleri gırla gidecek.

Yine kızlar teklif etmeyecek.

Mezun olunca ne iş yapacaksın soruları da, maaş çekinizi görene kadar,muhtemelen bitmeyecek.


Yetişkinlik

Tam olarak kendi yağınızla kavrulmaya başladığınız döneme gelir ki bu da üniversiteden mezun olup, bir iş bulduğunuz zamana denk düşer. Evlenmeniz ve mutlu olmanız, ev-araba taksidine girmeniz, çocuk çombalak sahibi olmanız falan da hep bu dönemdedir. Bir sürü iş yapacaksınız, ama allahtan hayatın en uzun dönemidir, 25-55 yaş arasını kapsar. 30 yılda artık ne yaptın yaptın.

30 yılın kafadan yarısı zaten çalışarak geçecek. Fazla kafanızı yormayın,hayat bir şekilde bitiyor. O uyuz çocuklarınızı hangi okula yazdırsanız diye stres yaparak kafanızdaki iki tel saçı da dökmenize hiç lüzum yok. Devlet okulunda okusun köpek,sizi koleje mi yolladı babanız?

Bu dönemin sonlarına doğru vücuttan enerji çekilir, bel bükülür, can sıkılır.

Hava nasıl olursa olsun,sizin havanız güzel olsun.

Emeklilik

55+ yaşlar bu döneme denk gelir. Ağızdaki diş ve kafadaki saç oranını korumak için bu bölgelerimize ekstra özen göstermeliyiz.
Çocuklar sakal ve meme bırakmış, evlenmiş belki de çocuk sahibi olmuşlardır.
Vakit dinlenme vaktidir. Ömrünüz boyunca bıdır bıdır, "emekli olunca ayvalığa yerleşeceğim, minik bir bahçe, bir kaç civciv falan..." arzunuzu gerçekleştireceğiniz zaman gelip çattı.
Mutlu musunuz?
Biz de değiliz.

Bir çay koyun da içelim,midem ekşidi.
Bism...


17 Mayıs 2012 Perşembe

Düğünümüze Bekleriz

Muhittin,sevgilisiz geçen lise ve üniversite hayatının ardından,annesinin ona memleketten bulduğu kızlarla mutlu bir yuva kurmaya endeksli ilişkilere muhtaç olmadığını eşe dosta göstermek ve kadınsız yaşantısını ağızlarına sakız etmiş biraderlerine "BEN ÖLMEDİM" mesajı vermek için beraberdi Şeyma ile.
Biraderlerden birinin düğününde tanışmışlardı. Gelinin uzaktan akrabası idi Şeyma, açıkçası çok net değildi aralarındaki kan bağı ilişkisi, fakat birbirlerine "kuziş" diye hitap ediyorlardı. Kalabalık aileler böyledir, aile ağacında, arada kaç kişi var belli olan olmayan herkes birbirinin kuzenidir, yaş farkı varsa yeğenidir. Her neyse,Muhittin "Artık ne yapayım, başa gelen çekilir, 33 yaşındayım, ilkokul 5'ten beri bir kadınla temasım olmadı." diye düşünerek, Şeyma'nın göz süzüşlerine karşılık verdi.
Şeyma da esasen kuzişinin gazına gelmişti Muhittin'in limanına çıkartma yaparken.
"Kızım kaç yaşına geldin" demişti Sümeyra, "Evde kalacaksın bu gidişle. Bizim Muhittin iyi çocuk,işi var, okul okumuş.MAZBUT. Kurun işte yuvanızı."
Şeyma bu ifadelere içten içe sinirlense de Sümeyra'ya hak vermiş, takma kirpiklerini kırpıştıra kırpıştıra yanaşmıştı Muhittin'e.Orta boyludan hallice ve tıknaz, kısa bacaklı, kelermeye başlamış bir adamcağız gördü karşısında. Terli bir adamdı Muhittin, hani durduğu yerde hamamdaymışcasına sapır sapır alnından,burnundan ter damlayan bazı adamlar görürüz otobüste falan, heh işte onlardandı.

Şeyma (29) ve Muhittin (33) ertesi hafta yemeğe çıktılar, o akşam Facebook'ta değiştirdikleri ilişki durumları ile Sümeyra ve taze eşi Tamer'e büyük bir sevaba girmişlik hissi verdiler.

Önce Şeyma, Muhittin'in mazbut ailesi ile tanıştı, ardından Muhittin Şeyma'nın asker emeklisi babasının önünde güzelce terledi. 4 ay sonra, Şeyma'nın hep hayal ettiği gibi Mayıs'ta, davul zurna gürültüsü, ortalıkta kontrolsüzce koşuşturan takım elbiseli-gelinlikli sevimsiz çocuklar eşliğinde nişanlandılar.
Şeyma kendince, kuğu gibiydi adeta. Muhittin içinden, "Evet" dedi. "95 kiloluk bir kuğu."

Muhittin nişanlısına baktıkça aklına tüplü televizyonlar geliyordu, davul fırınlar geliyordu. İspermeçet balinası bile geldiği olmuştu bir kaç kere. Şeyma, neredeyse iki adet Muhittin ediyordu. Öpüşürken, yanaklarından ağzını bulamıyordu kızın. Kollarının kıvrımlarında bozuk paralar,anahtarlar kayboluyordu. 
Muhittin'in kadınsız geçen senelerine inat sanki kader ağlarını örmüş, normal bir erkeğin onca zaman sevgili olup ayrılacağı muhtemel tüm kadınları tek bedende yollamıştı Muhittin'e.

Haziran'da Şeyma'nın sürekli ağız büzerek ısrar etmesi üzerine tatile Erdek'e gittiler. Güzel bir pansiyonda,ufak ama sevimli bir oda verdi onlara, ak saçlı, modern yaşlı profiline mükemmel bir örnek olabilecek tonton pansiyoncu.

Oda küçüktü. Yatak, odanın 3'te ikisini tek başına kaplıyordu. Şeyma'nın giyinmesi kuşanması için manevra yapacak alanı pek yoktu, Muhittin, o plaja inmek için hazırlanırken bakmaya dayanamadığından kendini banyoya atıyor, klozetin üzerinde oturarak istikbalini düşünüyordu.

Kahvaltıda, Şeyma, kalın parmaklarıyla doladığı krepleri yutuyor, akşam yemeklerinde tavuk soteler, ızgara balıklarla dolu tabakları diplerini sıyıra sıyıra boşaltıyor, Muhittin yeniden dolduruyordu.

İlk buluşmalarında bir salatayı üç buçuk saatte yemişti Şeyma, Muhittin'de içinden, bir tabak otu bu kadar geviş getirerek yiyen kadının başına ne geldi de 100 kilo oldu acaba diye düşünüp üzülmüştü onun için.

Her gece yatakta, (yatağın %75'ini kaplayarak) dönenip duran Şeyma'nın altında kalmaktan kaçayım derken uyuyamıyordu. Daldığı kısa anlarda, dünya güzeli bir kadınla sevişirken görüyordu kendini, sonra aniden kadın şişmeye başlıyordu. Durmaksızın şişiyor, şişiyor en sonunda Muhittin,kadının memeleri arasında boğuluyordu. Ter içinde uyanıyordu,tam rüyada nefesinin kesildiği anda, Şeyma'nın terli kıçını ensesinde buluyordu her seferinde.Terin yardımıyla sıyrılarak kendini banyoya atıyordu.

Eylül'de, ŞINGIRDAK düğün salonu'nda, yaklaşık 900 kişilik bir akraba kalabalığının katılımıyla evlendiler. Şeyma enine boyuna, tüm fotoğrafların orta yerinde allık yüzünden 2. dereceden yanık gibi görünen yüzüyle sırıtıyordu.Muhittin beline sarılmaya çalışsa da, eli, kadının sırtının ortalarında bir yerlerde kaldığından, yanında mal gibi dikiliyordu tüm fotolarda.


"Elveda gençlik güzel günlere
 Biz çok mutluyuz darısı sevenlere 
Bir yuva kuruyoruz ilerideki günlere
 Bizi sevenler gelsin düğünümüze 
Mutluluğumuzu görmeye."


Şeyma&Muhittin

DOMBAZ ve HAKTANUR aileleri

Mükremin&Şermin DOMBAZ       Durali&Resmiye HAKTANUR

KINA:Bestami Arşidük Derneği Lokali 19.00
KIZ ALMA:Kız evinden saat  18.30'da minibüs kalkacaktır
NİKAH ve DÜĞÜN:ŞINGIRDAK DÜĞÜN SALONU, Mercan otel karşısı 19.00

14 Mayıs 2012 Pazartesi

Yeşilçam Sen Bizim Her Şeyimizsin

"Bedenine sahip olunabilen,ama ruhuna asla sahip olunamayan" kadınların sineması Yeşilçam'da, baş roldeki ablamız, bir melek kadar saf ve temizdir daima. Hep kötü niyetli,ırzına göz dikmiş ve ya mutluluğunu kıskanan birilerinin kurbanı olur.Kocası masumiyetine inanmaz, karnında bebeği ile sokaklarda kalır, akabinde iyi niyetli,ak sakallı (ya da saçlı) bir yaşlı kişi ona kol kanat gerer, bir leğen suyun yanında,başını sağa sola atarak 2 saniye içinde, yaklaşık 6 kilo ağırlığında ve 75 santim, tertemiz bir bebek getirir dünyaya. Yavrusunu bağrına basar ve ağlar. Yollar bir şekilde kesişir, kötü adam-kadın layığını bu tesadüfler silsilesinde yer yer uçurumdan düşüp beyni patlayarak, yer yer trafik kazasında şarampole uçarak bulur ve gerçekler gün ışığına çıkıverir. Karısını,başkalarının ağzına bakarak hiç düşünmeden kapıya koyan adam geri döner,ağlayarak af diler. Kadın öyle yüce fikirli,öyle yüksek duyguların insanıdır ki beş dakika bile bekletmez, adamı affeder. Çocuk da bu esnada yürümeyi falan öğrenmiştir, koşarak kadraja girer, babasının babası olduğunu anında kabullenir ve boynuna sarılır.

Sinir bozucu çocuk oyuncular vardır Yeşilçam'da. Dünyanın yükü sırtlarındaymış gibi, adeta on defa kırk yaşına varıp sonra tekrar sekize,dokuza geri dönmüşler gibi bilmiş bilmiş konuşurlar incecik sesleriyle. Yeri gelir seyircinin vicdanı olurlar, gözyaşları nehir olup aksın diye babalarına analarına,
"SENİ HİÇ SEVMİYORUM ANNEM DEĞİLSİN BENİM. BABAM OLSAN BAKARDIN BİZE" şeklinde hezeyanlarla, sabır taşı olsa çatlardı denecek ebeveynlerinin böğrüne böğrüne küçük yumruklarıyla vururlar.
Bazen filmlere şirinlik katmak açısından abartılı yaramazlıkları olur bu sinir bozucu veletlerin, dadıyı delirtmek için yatağına oyuncak fare saklarlar, ne bileyim hizmetçi otursun ağlasın diye yaptığı pastaya ellerini sokarlar (en çok Ömercik'ten gördük bu tip kıl davranışları.)
Özellikle Ferdi Tayfur, Orhan Gencebay ve İbrahim Tatlıses gibi isimlerin acıtasyonu yüksek filmlerinde, bir çeşit nesnedir bu çocuklar. Acı dozunu yükseltmek için filmin ortasında mutsuz evliliği vurgulamak için araba kazasında, ya da parasızlığı vurgulamak için ince hastalıktan ölüverirler.
Ama şüphesiz ki en korkuncu, bebekken kaçırılıp dilencilerin eline düştükten sonra asi ruhunun çağrısına uyup, beraber kaçtığı küçük kız ve bebek ile mağarada yaşamaya başlayan, aile babası moduna giren Sezercik'tir.
Ayrıca sırf Filiz Akın ve Türker İnanoğlu'nun evladı olduğu için olanca sevimsizliğine rağmen Yumurcak rolü ile düzineyle film çeviren İlker İnanoğlu'nu da unutmamak lazım.
Kız çocuk oyunculara gelince, başı "HAYAT SEVİNCE GÜZEEL TRALALLA TRALLLA" diye bütün mahalleliyi dansa kaldıran Zeynep Değirmencioğlu geliyor. Akabinde , Hülya Koçyiğit'in kızı Gülşah, yeri geliyor dadı zulmü gören zengin kızı oluyor, yeri geliyor,babası hapislere düşünce hamile annesine para getirmek için vapurda göbek atıyor.Bugün, Gülşah'ın iki tane evlenmelik çağda kızı var, Zeynep'de (Ayşecik) emlakçılık yapıyormuş.
Lakin tüm bu güçlü figürlere rağmen çocuk oyuncu denince, CANIM KARDEŞİM filmindeki rolü ile Kahraman Kıral, neremden ağlayacağımı şaşırıp,kulaklarımdan gözyaşları akıttığı için, gönlümde ayrı bir yere sahiptir.

Yeşilçam sevenlerin yanındadır, gerçek aşkın en büyük destekçisidir. Kaderin kötü oyunları, tecavüzcü Coşkun, Zengin ve zalim kaynana, mutluluğa göz diken çakallar.. hiçbir şey aşıkların bir gün kavuşmasına engel değildir. Senede Bir Gün filminde, öldükten sonra bile olsa kavuştukları gözlemlenmiştir. Bu dünyada değilse bile, öteki tarafta bir yolunu bulup kavuşur yürekten sevenler. Çok naif aşklar yaşarlar, kısa flörtler sonrası evlenir, mutluluklarını bir sinir bozucu yavruyla taçlandırırlar. Kaderin ağlarını örmediği büyük aşk yoktur Yeşilçam'da.

Hangimiz Adile Ana'yı tokatlayan, Münir baba'yı ağlatan adamın ölmesini yürekten istemedik her defasında? 
Yeşilçam'ın aile figürü kalabalıktı. Gelinler,damatlar,çocuklar hep bir arada eski bir evde otururlar, aynı tencereden yemek yerler, gündelik telaşlardan küserler kavga ederler, ama mutlaka gözler dola dola barışırlar, bizi de ağlatırlardı. Münir Özkul müthiş bir baba figürüydü, hala öyledir. Yanına en çok Adile Naşit yakışır. İkisinin ebeveyn olduğu hiç bir film yoktur ki,izleyeni hayal kırıklığına uğratsın.Üvey olsun öz olsun bütün çocuklarına kol kanat gerer Münir baba, Yaşar Usta'dır o, emekçidir, zengin patrona yeri gelir, "Senin parandan başka neyin var? Benim ailem var,sevgim var" diye dayılanır, "Vururum seni ve dönüp arkama bakmam bile" diyerek tehdit eder. Karısını sever, "Ağlama birtanem" der dünyanın gelmiş geçmiş en tatlı anne figürü Adile Naşit'e. İlk zamanlar kavga eden çocuklar,gün gelir birbirlerinin kavgalarına dalarlar, birbirlerini kollarlar. Sonuç olarak da, izleyen hiç kimsenin kolayca unutamayacağı, sahip olmayı gönülden istediğimiz sıcacık bir aile kalır akıllarda.

Yeşilçam komedisi, senaryo üzerinden değil, oyunculuklar üzerinden ilerler. Zeki ve Metin, Kemal Sunal, Halit Akçatepe,Tarık Akan ve Münir Özkul'u, Emel Sayın'ın etrafında bir araya getiren MAVİ BONCUK, her evde muhtemelen 50 kez aynı coşkuyla seyredilmiştir.
Uçağı ile evin üstüne üstüne pike yaparak sürekli kız isteyen Vecihi ile Şener Şen, tanıdık kuyumcuya altın bozdurmak için 4 gün aç gezen Kayserili uyanık kardeşler, Mahallenin güzel dulu Sultan'ı elde etmek için çocuklarına çokomel veren bakkal, Ruj lekesinin hesabı sorulduğunda "Boyaya Çarpmışım" diyen Ferit, rengarenk peruğu ile dolaşan paragöz kız annesi, Türkiye'nin (bence) başlıca kadın komedyenlerinden Perran Kutman, "Annem göster ama elletme dedi" lafıyla Ziya'yı sürekli püskürten Ayşen Gruda, Yeşilçam'ın kült figürleridir.

ve son olarak, Türkan Şoray ve Kadir İnanır'ın birbirlerine ne kadar yakıştığını fark ettiğimiz, "Sevgi nedir?" temalı, Aytmatov'un müthiş hikayesinden uyarlanan, Selvi Boylum Al Yazmalım filminde, Asya'nın arkasından bakan,İlyas.

Sevgi neydi? Sevgi emekti.


Ruhumuza da sahip oldun, sen çok yaşa Yeşilçam.