28 Temmuz 2015 Salı

Ikili Sarmal




-Ben sana dedim koskocaman aleti alma , hadi aldın bari konu komşuya duyurma diye. Kayseri'den devrem aradı gelsek biz de bi baksak diyor.

+Devrem ne be?

-Ya askerden arkadaş işte devre deniyor ona.

+Ben anlamam. Bence karlı bir yatırım yaptık. Lavaboda kıl buluyorum, yani şimdi kimin olduğu besbelli sonuçta evin kumralı esmeri sarısı kim herkes biliyor ama çarpıtmalar, vay efendim sinsilikler, bi takım alicengiz oyunları derken yok senin kılın yok benim kılım. Bi lavabo temizlememek için kardeşim bi lavabo ya.

-Ama gözle bakarak kıl, yün bilinse dünyadaki suç örgütlerini falan çökertirdik. Argümanların çok yetersiz. Gözle bakarak kıl kimin kılıdır yün kimin yünüdür anlaşılmaz. Israrcıyım.

+İyi ya işte, DNA analiz cihazımı aldım, 532 ay taksit yaptılar sağolsunlar. Böyle kolaylık görülmedi. Üzerine de çeyizimdeki en güzel dantel örtüyü örttüm. Rengi de ne tatlı, ne bilimsel bi beyaz di mi? Baksana şuna.

-İlk başta bana da iyi bir fikir gibi gelmişti bak, şimdi onu inkar edemem. 532 ay taksit meselesini duymamıştım daha tabii. Lavabodaki kılların kime ait olduğu gibi çözümsüz sorularımız artık yanıt bulduğu için çok mutluyum.

+Kiminmiş peki?

-Benimmiş. Ama bi kanıt bi şahit vay efendim elle tutulur bi delil olmadan o lavaboyu ben ovmak zorunda kalsaydım çok canım sıkılırdı. 

+İyi işte. Şimdi gider paşa paşa ovarsın.

-Ovamam, dedim ya Kayseri'den devrem gelecek, sıraya yazdım ismini. Daha kuyrukta Niyazi Bey, Hicabi Bey, Mübeccel Hanım ve sevgili eşi varlar. Bizim yüzümüzden mahalle birbirine girdi. Geçen gün apartman yöneticimiz sayın Alpaslan Başıbüyük'ün sonucunu kendisine verdiğimde neler oldu biliyorsun.

+Ya yavrucum biz napalım biz burda amme hizmeti yapıyoruz. Bize ne adamın karısı dört çocuğu da başka adamlardan peydaladıysa, ben burda her gelenden beş lira alsam zengindim, ama yapmadım niye çünkü sen kabul etmedin yok komşuluk yerde para lafı edilir miymiş. Seni de küçükken kafa üstü döşekten mi düşürdüler ne olduysa.

-Döşek mi. Iyy köylü. 

+Köylü milletin efendisidir, çekil bilimsel aletimin önünden de kimin guanini kimin sitozini şeyolmuş ona bakcam.

-Ya sen ne anlarsın hangisi guanin hangisi sitozin. Sözelcisin sen. Sanki bana mühendis.En son matematik dersine yirmibeş sene önce girmiş guanine bakacakmış, göster hadi hangisi guanin.

+Bunlar yanlış. Üzerinde böyle harf olması lazım bunun S diye G diye.Getir garanti belgesine bakcam. Bozuk bu alet git geri ver paramızı al.

-Oldu yavrum. Dur bi de ben bakayım bozuk mu hakkaten.

+Liseye de gittik herhalde biliyoruz hangisi ikili sarmal hangisi manavın geninin şeysi. hangisi sitozinmiş buldun mu?

-Bak şu kısa kıvırcık otopark mafyasına benzeyenler sitozin, Yoksa şu mu ya. Bu manavın genlerini hiç sevmedim.

+Çek burnunu çek, şimdi genin menin damlayacak başımız belaya girecek manav gelip seni vuracak gerizekalı oğlu senden sanıp çekil.

-Ay kimdense kimden bunlar da kurcalaya kurcalaya bozacaklar.

+Olan oldu artık, çekil diyorum bak. Manavı bakkalı hepsini birbirine kattık apartman yöneticimiz saygıdeğer eşini kurşunladı. HALA PARMAĞIYLA DÜRTÜYOR ADAMIN GENİNİ ÇEKİL.

27 Şubat 2014 Perşembe

Sözcükler

İçimde binlerce sözcük var.Kimi, konuşurken bir şeye benzemeyecek; kimini de illa seslemek gerek, yazınca tesirsiz.
İçimde binlerce sözcük var. Muhatabıyla buluşmaya gücü olmayan, ya da hali hazırda bir muhatabı bulunmayan.

Sözcükler, içimde. Bazıları biraz korkutuyor, aklımdan geçerken bile irkiltiyor,rüzgarla bile kolayca ürperen fani tenimi. Bazıları biraz üzüyor. Hani hep bildiğiniz ama hatırlamaya çekindiğiniz şeyler vardır, onlar gibi. Gerçeklerden çekinirim. Genelde.

Sözcükler var içimde, bir kısmını sonraya sakladığım, lakin o “sonra” ne zaman hiç bilemediğim. Sözcükler -ki kiminin ilk harfi çıkıverse de ağzımdan- son sesi bir türlü toparlanıp gelemeyen. Tutuyorsun onu, ciğerde değilse bile, gırtlakta bir noktada. Belki. 

İçimde sözcükler var. Sözcüklerle doluyum. Vazgeçmedim. Yalnızken daha fazla, geceleri ağzıma kadar doluyum sözcüklerle.

Bir gün, ya elimden ya dilimden fışkırsınlar diye, bekliyorum.

11 Aralık 2013 Çarşamba

Romantizm Rüzgarları


Aslında yola, şöyle hayata dair yürek burkan detaylarla bezeli, okuyanların ciğerine oturacak, gözlerde yaşlar tomurcuklandıracak bir yazı yazmak üzere çıkmıştım lakin vardığım noktada yine denyoluk, yine kendi yazdığını okurken "ISI ISI" diye gülmeler var. Denyo olarak dünyaya gelmeyi ben istemedim, niye böyle oldu, ipin ucunu nerede kaçırdık onu da tam bilmiyorum lakin 19-20 yaş gibi bu illete tutuldum, sık görülen bir şey olabilir. Çocuk çoluğunuza, eşinize dostunuza bu konuyla ilgili bilgi verin. Denyolar da insan. 



Romantizme adanmış ömürleri düşündüğümde, her sabah beraber otobüse bindiğim ve karşılıklı oturduğum kel amca geliyor aklıma. Yolculuğumuzun ilk yirmi dakikasında, önce posta gazetesini özenle satır satır okuyor, ardından katladığı bir dosya kağıdına el yazısıyla şiirler yazıyor, şiirlerini yazarken arada camdan bakıyor, benim gördüğüm çeşitli taşıtların içine sıkıntıyla oturmuş işe yetişmeye çalışan zavallı insanlar; amca başka bir şeyler görüyor olmalı ki bir of çekerek yana yatık yazısıyla başlıyor satırları sıraya dizmeye. Gözüme çarpan kelimelerden bazıları, "hayat, rüzgar,delilik,aşk sarhoşluğu". Otobüste yanağı cama yapışmış insanlara bakarak "aşk sarhoşluğu" falan yazabilmek için cidden ya manyak olmak lazım, ya da Arthur Rimbaud olmak. Amcayı iyice inceledim, Rimbaud olma ihtimali zayıf. Manyak olma ihtimalinin üzerine, yaşına hürmetten çok gitmedim.  Neyse, amcam şiirlerini bir güzel yazdıktan sonra, sıcak sıcak yayılıp ağzını da kocaman açarak uyuyor. Bazen horluyor. 

Benim, tuvalete girip klozet üzerinde otururken romantik tivit attığını bildiğim tanıdıklarım var. 

Bu kanayan yaraya parmak sokup iyice kanırtmak istedim dostlarım. Yapmış olmak için yapılan her şeyin en rezili romantizmdir, çünkü o maksat öyle belli oluyor ki, yapılan eylemi çevirip yapanın ağzına sokuyor. Sevgilisinin Facebook profiline haftada üç kez duygusal şarkı yollayan adamların dramından söz ediyorum kardeşlerim, kızın kapak fotosunu süsleyen mavi gözlü bebeğe yorum yapma zorunluluğundan bahsediyorum burada ben. Sevgililer gününde elde tek kırmızı gül ile gezme ritüelinden dem vuruyorum. Başımı taşlara çalacağım. Sizin derdiniz her allahın günü beni geriyor. Geçen gün taymraynda gezerken kalp krizi geçirecektim. Yıldönümü için stüdyoda fotoğraf çektiren çift gördüm. Arkadan ayna efektliydi fotoğraf, yani belli bir açıdan dikkatle bakınca çiftimiz çoğalarak sonsuzluğa varıyordu. Fotoğrafçı işini iyi yapmıştı, fotoşop ancak bu kadar yerinde, bu kadar profesyonelce kullanılabilirdi. 




Romantizmden sözü açmışken, nargileli kafedeki çılgın aşıklara değinmeden geçemeyeceğim. Çooook uzun zamandır rastlamıyordum, hayat inanın daha güzeldi. Kuşlar muşlar ötüyordu. Görünce ben bunları yine bir kaç dakika geçici körlük yaşadım. Ömrümden ömür çalındı. Saçımda beyaz tel buldum eve döndüğümde. Demir tahtta oturur gibi oturmuşlar böyle, sanırsın önlerinde tarlası yanmış köylüler sıraya geçmiş, yardım dileniyor. Hanım kızımız dünyanın en maço, en harika erkeğini kapmış olmanın haklı gururuyla, gelip geçen her kadına sinsi sinsi bakarken, erkeklerin en harikası da gömlek yakasını göbeğine dek açmış, kafasının üstündeki duman bulutunu şişmanlatıyordu. Nargilenin marpucu ortada, aşklarının meyvesi edasıyla salınırken, erkeyimiz kızı sertçe kendine doğru çekti, "SEN GADINSIN,YERİNİ BİLECEKSİN" anlamında yapılan bu hareket öyle romantikti ki, oracıkta yerlere kapanıp secde ederek romantizmden uzak geçmiş senelerime lanet etmek istedim. 


Bana kalsa bu tip insanlar sevgilileriyle hiç geyik yapamıyordur. Sürekli "helalim bugün nasılsın?, iyiyim alınyazım sen naptın?" şeklinde gelişen bir giriş bölümünün akabinde,  birbirlerini nasıl ÖLESİYE sevdiklerini, bebeklerinin mavi gözlerini falan konuşuyorlardır gibi geliyor. Oysa ki insan sevgilisi, el ense çekilebilen, yeri gelince "naber lan eşoleşeğin çocuğu?" denilebilmesi gereken bir canlı türü olmalı. Ya da tamamen denyoluğun verdiği gevşek karakter özelliklerim bana bunları yazdırıyor bilemiyorum, pişman olup hepsini silmem an meselesi. Ben sevgilimin kafasını tokatlamak isterim mesela, ne bileyim yürürken arkadan kıçına tekme atmak isterim. Bu insanlar bu arzuları barındırmıyor mu yüreklerinde diye düşünürken geceleri ter içinde kalıyorum, uykularım kaçıyor. 


Bir kız tanıyorum, sevgilisine beş dk geç yanıt verdiği zaman adamı o beş dakika boyunca tuvalette olduğuna ikna edemiyor.

 Hepinizin şurada ağzını burnunu kırarım. Romantizm böyle bir şey değil. Cemal Süreya o paylaştığınız şiirleri, "DUR HELE BİR ŞİYİR YAZAYIM DA, KIZIN AKLINI ALAYIM" düşüncesiyle yazmamıştır, sanmıyorum. İçinizden gelmedikçe yapmayın işte, sonra bir takım denyolar yazı mazı yazıp alay ediyor. Hiç mi kalbinizi kıramıyorum ya? 

Yapmış olmak için yapılan her şeyin en kepazesi, yapmacık romantizm. (Yazı burada ciddileşiyor) (Aa, ciddileştiği gibi bitti lan.)

18 Kasım 2013 Pazartesi

Bardakta Mısır



Beni, iş çıkışı görüp artık nasıl olduysa bir anda evleneceği insanın ben olduğuma inanıveren unlu mamülcü Muammer'i kesin bir dille reddettim.

Unlu mamül demek bolluk demek bereket demek biliyorum, lakin kurabiyesi var diye de evlenilmez kimseyle, siz de onu biliyorsunuzdur diye umuyorum.HAYIR ÇİKOLATALI BİLE OLSA EVLENİLMEZ. Bir de sene olmuş ikibin bilmem kaç, sokakta insan görüp evlenmenin pek sağlıklı sonuçlar vermeyeceği zamanlar yaşıyoruz, ahır zamanlar dostlar. Kimsenin kimseye güveni falan kalmamış, adam yükselen burcumdan bir haber DÜŞÜNEBİLİYOR MUSUNUZ? Diyor evlenelim. Oldu. Unlu mamülcüyüm diyor. İyi. Gratel miyim ben arkadaşım, nikah dairesine kadar ekmek kırıntısı serpele oldu olacak.  Hem belki ben sapığım, belki ailem komple hırsız, yengem aidsli? Esnaf dediğin çakal olur biraz, sen nasıl unlu mamülcüsün? Ayrıca gönlüm yok mu benim lan, aklım yok mu fikrim yok mu? Başkasını düşünüyom belki zıplaya zıplaya yürürken? BELKİ EVLİYİM HALİ HAZIRDA LAN.


Neyse, yazımızın bundan sonraki kısmı paralel evrende sürüyor. Bir unlu mamülcünün sağlayacağı konforlu (!) hayatı çekici bulabileceğim, 33 yaşında bir adamın dükkanından fırlayarak bana evlenme teklif etmesini normal karşılayabileceğim bir evren bu dostlarım.

Muammer'in teklifini neşe içerisinde kabul etmişim, ağzının içine içine konuşan annesi, pantolonunu gırtlağına kadar çekmiş babası ve suratsız kardeşleriyle evimize geliyorlar. Beni istemeye, sonra işte iğrenç bir nişan yapılıyor, yerler mineflo arkada koka kola dolabı olan bir salon kiralanmış.

Akabinde kına gecesi, imam nikahı ve Adıyaman'da düğün. Bir sürü kalın kollu hala var. Hepsi hafif bıyıklı. Hani hiç alınmamış yaşlı kadın bıyığı. Hepsinde inceden bir bulgur kokusu. Haydi evlendik.

Koltuk takımı, yemek takımı, yatak odası falan hep beyaz lake lake böyle, içeri girince evimiz sağlık ocağı gibi parlıyor. Her şey beyaz ve İstikbal kataloğundan. Benden beş parmak kısa, kıvır saçlı kocacığım tüm fotolarda çirkinliği ile göz dolduruyor. Benim gelinlik manda kasa tempra gibi, kollarım bile görünmüyor. Kaynanam dekolteyi pek sevmiyor. AMA HAYATA GÜLÜMSÜYORUM. Kolay mı? Üç dükkanı olan mamülcü adam almışız. Sırtımız yere gelmez daha.

5 ay kadar çok mesut yaşıyoruz, ben çalışmıyorum. Duvarları siliyorum canım sıkılınca, o bıyıklı halalar geliyor, altın küpesini asla çıkarmayan yengeler gidiyor. Kaynanam hep bizde, eltilerimin elleri her yerde falan. Donları bile ütülüyorum. Akşam beyim geliyor. Yemekten sonra TELEGOL izliyoruz. Kayserispor Ankaragücü maçı ilişkimizdeki en heyecanlı 90 dakikayı vaadediyor. Öpüşmüyoruz. Aramızdaki sıcak iletişim, çay bardağını uzattığım zaman aldığım hoş bir tebessümden ibaret.

Hafta sonları beni alıp avmye götürüyor sağ olsun, hızlı hızlı hamburgerlerimizi yiyoruz hiç konuşmadan. Sonra LCW'den bluz alıyor falan hediye. Avm'nin ortasındaki devasa şelaleye uzun uzun bakarak bir de bardakta mısır yiyoruz. Kocam çok cömert bir bey.

Bazı hafta sonları da bir takım altın saatli adamlar gelip çok fazla gülüp bağırarak sürekli askerlik anılarını anlatıyorlar. Ben de onlara güleryüzle tepsi tepsi çay taşıyorum. Deli gibi eğleniyorum. Evliliğimde çok mutluyum. Unlu mamülümüz hiç eksik olmuyor. Beyim sağ olsun çok cömert bir insan. Beni de çok seviyor.


7 Temmuz 2013 Pazar

Aşklarını Anlat Anne


Kafa bu ara geçmişte çalışıyor, kendimi oturup uzun uzun yedi yaşımı düşünürken yakalıyorum. Legolarla gemi yapmıştık babamla beraber, sonra halamın projesi olan bir mimari maket vardı ben onunla kırılıp elimde kalana kadar oynamıştım. İnsan hafızası çok acayip bir şey, şimdi "yarın sınav var" deyip elime bir sayfa kağıt tutuştursanız ben oradaki on cümleyi ezberleyip de iyi not alamam. 49 ile kalırım, ama 5 yaşımdan itibaren her detayı hatırlıyorum, dönemin popüler şarkıları, en çok izlenen diziler, anneannemin takma dişlerini koyduğu kap, efendime söyleyeyim kalbura bastı tatlısının üzerindeki yuvarlak çıkıntılardan tiksindiğim için yiyemeyişim. Tabii ki hatırlamam için detayın gereksiz olması şart. Gerekli şeyleri yine hatırlamıyorum. Çok lazım olan şeyler yine yok. Kaç sene matematik öğrettiler bana, hani nerede? 27 artı 45? YOK? NEREDE? O dataları silip, yerine vakitlice Serdar Ortaç'ın yaza damgasını vuran parçalarını ezberlediğim için kafa o konuda rahat. Matematik bilgisiyle kendini hiç yormuyor,niye mi? SEBEBİNİ SENLE GECE GEZENLERE AÇ BİR SOR.




Neyse, konudan saptığımı fark edip toparlamaya çalıştıkça konudan daha çok sapıyorum. Direkt gireyim siz de rahat edin ben de rahat edeyim.
İlk aşkım Cenk Torun'du. Bunu o an fark etmemiştim, şimdi üzerinden 16 sene geçmişken fark ediyorum. Cenk Torun, Çılgın Bediş'teki Oktay bu arada. GÖRSELLERLE YAZIYI DESTEKLEYELİM,




işte sırrımız: inci diş, çok saç.
İşte bu arkadaş, tıpkı Serdar Ortaç'ın her yaza damga vurması gibi, 7 yaşıma damgasını vurmuştu. O salak Bediş'e katlanıyordum falan bunu görücem diye. İnci dişli ve çok saçlı bir adamdı kendisi. Dizginlenemez kabarık ve Amelie modeli kesimli saçlarıyla göz dolduruyordu, çok havalıydı. "Delikanlım" klibinde Yıldız Tilbe'nin gülleri sonsuz kere kendisinin yoluna açılınca, ben de ilk travmamı geçirmiştim oracıkta. 




http://www.youtube.com/watch?v=iVXNE1EXE-s  (Söz konusu klip, geçirebileceğiniz geçici körlükten, psikozlardan ve bunalımdan yazar sorumlu değildir.)



Akabinde Ebru Gündeş'in FIRTINALAR parçasıyla müzik listelerinde yakaladığı ani çıkış beni bu aşk acısından çekti aldı. Klipte oynayan Berke Hürcan'a kafayı taktım.





Örgülü uzun saçları biraz garipsemiştim, e o dönem de bu klip dışında kendisine TELEVOLE'de falan denk gelmeyince aşkım çabuk söndü. Kendisi sonradan dünyanın en seksi erkeği seçilmiş, yani anlayacağınız yedi yaşındayken bile erkeğin hasından anlıyor, kalitemden ödün vermiyormuşum.



Aralarda biraz boş kaldım. Tarkan'a falan sardım ama nedense çok bi fırtına estiremedi yüreğimde, sonra TİTANİK filmi çıktı, gittik izledik. Çıkışta, biraz çopur bir oğlan olduğunu düşünsem de, Leonardo Di Caprio'ya kafayı takmıştım. İsmi de çok havalıydı. Biraz sarıydı ama olsun, idare edebilirdim. Alttan alabilirdim. Kendimce anlayış gösterebilirdim. (yaş 8)

Leonardo da gözümden bir şekilde düşünce, o ara dönem aşka tövbe ettim. Legolarıma sarıldım, Barbie bebeklerim ve ben çok mutluyduk, hayatımızda aşka yer yoktu. Taa ki, hiç hatırlamadığım bir tesadüfle YÜZÜKLERİN EFENDİSİ filmini sevgili babacığım başıma sarana dek. AHANDA ORADAYDI. Hayatımın erkeğisi. Sarı lepiska gibi saçları vardı. Nasıl da çevikti aman allahım bu kadar da zarif olunur muydu. Kız suratlının daniskasıydı.
Aşık oldum. 12 yaşındayken bu aşk uğruna bir sınıf arkadaşımı dövdüm. Sıramın altında unuttuğum Orlando Bloom posterime kaş bıyık çizmişti, ben de kendisinin kaşını patlattım sonra da küstüm. Hala hak ettiğine inanıyorum.



Söz konusu dayağa sebep veren poster.



kim üzdü seni bebişim?


Orlando ile dolu dizgin aşkımı yaşarken arada göz çapkınlıklarım olmadı değil, çok pişmanım ama oldu ne yalan söyliyim. Bir ara Blue'daki sarı çıyan LEE'yi beğenir gibi olsam da, 13 yaşımdayken aniden efendi adam beğenmeye başladım. Efendi adam beğenme durumum, Akademi Türkiye'deki Tolga Futacı ile başlar, günümüzde Ali İhsan Varol'a kadar uzanır (Kelime oyunu'nun sunucusu)


Akademi Türkiye Tolga'dan nefis bir detone performans.



Yaş büyüdükçe nedendir bilmem, kız suratlı adam beğenmekten hızla vazgeçtim. Yüzüklerin Efendisi'ni tekrar izlediğimde Legolas'a aşık olan Türkü'ye küfredip, gözleri tamamen Aragorn'a odakladım. "Sakalsız adam mı olur, bence olmaz." gibisinden ileri görüşlü söylevlerimle ortamlarda tepkiler çektim. "Jean Reno hoş adam ya, ne bileyim sesli düşünüyorum." diyerek küfür yedim. Suratıma tükürdüler.


Haklı mücadelemden vazgeçmiş değilim. Jean Reno hoş adam.